Oldum olası büfecilere ve sokak simitçilerine yol tarifi
konusunda pek güvenirim. Bu nedenle gözüme çarpan ilk kırmızı arabalı simitçiye
yanaşarak çok klişe bir sordum: “Pardon, Bostancı’ya giden dolmuşlar nerden
kalkıyor acaba?” Kafasını bile kaldırmadan rengini tarif edemeyeceğim işaret
parmağıyla karşıda bir yeri gösterdi, evet kabaydı ama ben yine de teşekkür
ettim. (Sokaktan neden simit almadığımı o parmakları görünce bir kez daha
hatırladım.) Emin adımlarla, gösterdiği yöne doğru ilerledim. Doğru yolda
olduğumu hissediyordum. Ağaçların arkasından onları gördüm: Sarı dolmuşlar! Onlarca!
Dev civcivler gibi. İçimi tatlı bir heyecan kapladı. Yeni bir şehri tek başına
keşfetmek gibi, lunaparkın nostaljik demir kapısından girer gibi bir his.
(Lunaparkta da çarpışan otoların olması ne kadar ironik değil mi?) Adımlarımı
yavaşlattım. Avını izleyen bir aslan gibi uzaktan insanları izledim, ve
tecrübeli bir yolcu arayışımın sonucunda gözüme kestirdiğim hoş giyimli, orta yaşa
yakın bir kadının arkasına takıldım. Rol modelimi belirlemiştim.
Derin bir oh çekerek ve “cool” imajımı bozmamaya çalışarak
sessizce oturdum. Herkesin nasıl para uzattığını analiz ettikten sonra,
önümdeki kabarık kızıl saçlı ve yeşil ceketli kadına gideceğim yeri söyledim ve
parayı şoföre uzattığından emin olana dek bekledim. Paranoyamın bir kez daha
yersiz çıkmasının şerefine camdan dışarıyı izlemeye başladım. Yoğun trafiği
atlatıp sahile çıktığımızda, uçağın kalkış anındaki hisleri “pilot”umuz aynen
yaşattı. Sırtım koltuğa yapıştı. Aynen uçakta yaptığım gibi evrene iyi enerji
yollamaya başladım. En azından denedim. Adam öyle bir hızla gidiyordu ki,
seksen günde devr-i alem yapalım desen, sekiz günde iki tur atıp hevesini
kursağında bırakır insanın!
Yaklaşık
yirmi dakika sonra evimdeydim. Koltuğa oturup bir sigara yaktım. Hayata karşı
bir zafer kazanmıştım o gün adeta. En azından hala yaşıyordum, hem fiziken hem
ruhen sağlıklıydım.
Acemi şansıymış.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder