Sıradan bir şehir insanını vahşi doğaya bırak, ölür. Aynı şekilde deneyimsiz bir yolcuyu
toplu taşım aracına bırak, belki ölmez ama sürünür.
Stratejik Hata 1: Ön
sıraya oturmak
İlk
stratejik hatamı ön sıraya ortaya oturarak yaptım. Arkamdaki dört kişi sırayla
omzuma dokunup, ellerindeki parayı şoföre uzatmamı istediler! O ellerle nerelere dokunmuşlar, o paralar
bana gelene kadar ne badireler atlatmışlardı kimbilir! (Daha sonraki
deneyimlerimde minimum ten temasıyla maksimum para uzatma konusunda
uzmanlaştığımı söyleyebilirim.) Şoförün parayı alırken yaptığı akrobatik Maraş
dondurmacısı hareketleri ise ayrı bir travmaydı. Aşağıdan mı uzatmalıydım yoksa
yukarıdan mı? Bunun kararı neye göre veriliyordu hiçbir fikrim yoktu. Bu
harekete her maruz kaldığımda “dondurmanı da seni de…” diye küfretmek geliyor
içimden.
Arka sıranın istekleri de bitmez. Onu uzat, öbürünü geri ver, o eksik
olmuş tekrar uzat, aaa hay Allah bozuğu varmış, tüm parayı alsaymış da bozukları
verseymiş… Enerjin fazla geldiyse bir spor salonuna git arkadaşım! Bu kadar
hareket etmeye hevesli olsam dolmuşa binmez yürürdüm herhalde! Yetmezmiş gibi,
bu zahmetli tipler daha işin bitmeden bir sokak arayla inerler ve sinir bozucu süreç
yeniden başlar; arkaya yenileri gelir. Yolcu tipine göre bu geçici görev daha
antipatik bir hale dönüşebilir, ki bu konuyu yolcu tiplerinde ele almak
istiyorum. Söylemek istediğim tek şey, BANA DOKUNMAYIN!
Stratejik Hata 2:
Şoför yanına oturmak
Şoförün
yanına oturdum. Kimseyle temas halinde olmak, para uzatıp üstünü vermek zorunda
değildim. Bir kuş kadar özgür olduğumu düşünürken, beni bekleyen psikolojik
baskının farkında değildim elbette. Her şeyden önce kırmızı ışık yanarken ve
öndeki bütün arabalar dururken gazı köklemenin şoför kafasında yaktığı ışığı
anlamaya çalışırken sol elimle emniyet kemerine uzandım ve şaşkın bakışlara
aldırmadan kendimi “kendimce” güvenceye aldım. Dolmuşun belirli aralıklarla
kesik kesik çalan polifonik korna sesinden dikkatimi başka şeylere
yönlendirmeye çalışırken, şoförün kendi halinde giden arabalara “cık cık
cık”laması da eklenince çantamdan kulaklığı çıkarıp, müziğin sesini nerdeyse
sonuna kadar açtım. Bu bir çeşit Çin işkencesi olmalıydı, bütün sesler beynimde
büyüyordu. Makas atarak yoluna devam eden şoför her solladığı – veya sağladığı
– veya ortaladığı araçtan sonra benden destek beklercesine söylenmeye başladı.
Ona destek mi olmalıydım? Racon bu muydu? Yoksa duymazdan gelip önüme mi
bakmalıydım? (Sultanahmet’te müşteri toplamaya çalışan garsonlara hala “yok
teşekkürler, yeni yedik biz” açıklaması yapan biri için oldukça zor bu sessiz
kalma işi.) Ve evet, değerli can sağlığım, çılgın şoförümüze emanet olduğundan,
diğer arabaları eleştirdik yol boyunca. Sağ kolu oldum onun. 1. yolcu – kaptan
şoför dayanışması içinde bitirdik yolculuğumuzu. Vedalaşıp ayrıldık.
Stratejik Hata 3: En
arka köşeye oturmak
Ön sıra ve şoför yanından nasibimi aldıktan sonra, son
derece zeki, çevik ve “uyanık” olduğum için (biliyorsunuz ki artık ‘ahlaklı’
olmak değil ‘uyanık’ olmak önemli bu ülkede), en arka köşede oturmaya karar
verdim. Böylelikle, hem sadece kendi parasını uzatan, hem insanların inip-binmelerini
kolaylaştırmak için şekilde şekile girmeyen, hem de şoförün görüş ve özel
dayanışma alanından uzakta, dolmuşun en karizmatik, en asil, en steril insanı
olarak tamamlayacaktım bu yolculuğu. Gereksiz seslerden şiddetle kaçındığım
için vazgeçilmez aksesuarım olan kulaklıklarımı taktım, güzel bir müzik açtım.
Bir Lady Di edasıyla camdan dışarıya baktım. Ve işte o an yalnızca insanlarla
değil, dolmuşun kendisiyle de minimum temas halinde olmam gerektiği bir tokat
gibi çarptı yüzüme. Camdaki iz, 43 yaşlarında, buğday tenli bir erkek alnının
patates baskı benzeri bir teknikle cama uygulanmış haliydi. Mide bulantımı
bastırmaya çalışırken, odaklanacak bir şeye ihtiyacım vardı. Ve onu gördüm. “Mabet”;
nam-ı diğer Şükrü Saracoğlu Stadyumu. Akşam maç vardı. Her yer sarı-lacivertti.
Yüzümde bir tebessüm belirmek üzereydi ki, tam karşımda beyaz bir Dacia
belirdi. “Auuuv Dacia mı o” demeye kalmadan, arabanın ön farlarıyla, gözümden
bile sakındığım “minik” popom arasındaki mesafe bir anda 10 cm’ye düştü. Ses
sonradan geldi: Çaaat!
Şoför
bana döndü. Ameliyathaneden yeni çıkmış doktor edasıyla “evet” anlamında kafamı
salladım. Dacia’nın şoförü de bana bakıyordu. Ona da kendi çapımda “e bravo
yani!” bakışı attım. Polisler, tutulacak zabıtlar ve belki şahitlik ifadesi çok
vakit alacaktı ama yoldaşlarımı yarı yolda bırakamazdım, en yakın tanık bendim.
Uçakta acil çıkış koltuğunda otururcasına bir sorumluluk içimde, hem hayatta
kalmalı, hem diğerlerini kurtarmalıydım. Şizofrenik bir gazla içimden bu
düşünceler geçerken, şoföre de bulaştırmış olmalıyım ki, tam gaz oradan
uzaklaştık. Herkes normal karşıladı, hatta oh çekenler oldu. Bense hala kendimi
kanun kaçağı gibi hissediyorum.