21 Eylül 2012 Cuma

İlk dolmuş maceram, n’olmuş?

Oldum olası büfecilere ve sokak simitçilerine yol tarifi konusunda pek güvenirim. Bu nedenle gözüme çarpan ilk kırmızı arabalı simitçiye yanaşarak çok klişe bir sordum: “Pardon, Bostancı’ya giden dolmuşlar nerden kalkıyor acaba?” Kafasını bile kaldırmadan rengini tarif edemeyeceğim işaret parmağıyla karşıda bir yeri gösterdi, evet kabaydı ama ben yine de teşekkür ettim. (Sokaktan neden simit almadığımı o parmakları görünce bir kez daha hatırladım.) Emin adımlarla, gösterdiği yöne doğru ilerledim. Doğru yolda olduğumu hissediyordum. Ağaçların arkasından onları gördüm: Sarı dolmuşlar! Onlarca! Dev civcivler gibi. İçimi tatlı bir heyecan kapladı. Yeni bir şehri tek başına keşfetmek gibi, lunaparkın nostaljik demir kapısından girer gibi bir his. (Lunaparkta da çarpışan otoların olması ne kadar ironik değil mi?) Adımlarımı yavaşlattım. Avını izleyen bir aslan gibi uzaktan insanları izledim, ve tecrübeli bir yolcu arayışımın sonucunda gözüme kestirdiğim hoş giyimli, orta yaşa yakın bir kadının arkasına takıldım. Rol modelimi belirlemiştim.

Uzaktan bakıldığında halk ekmek kuyruğu gibi görünen bir sıraya dizildik. Askeri düzen, ip gibi bir kuyruk, herhalde kırk-elli kişi vardı önümde, belki de daha fazla. Rol modelim sinirlenmedi, o yüzden ben de içime attım. O sırada kulağımı bir ses tırmaladı: “Abla, kalem, üç, biiir!” Bu durağı kullananlar bilirler, orda kalem satan bir gariban vardır; talihsiz bir doğum veya doğum öncesi geçirdiği aşikar. Piyango bileti dışında sokak satıcılarından bir şey almama ve dilencilere para vermeme prensibimle vicdanım arasında savaş verirken, rol modelim öndeki dolmuşun son yolcusu olarak gitti. Korktuğumun aksine sıra oldukça hızlı ilerlemişti, ve şimdi yapayalnızdım.

“Sahilden mi?” sorusuyla başladı her şey. “Burdakilerin hepsi sahilden abla” fırçasını müteakip “Yanaşalıııııııııım”ı hayat felsefesi olarak benimsemiş bir abimiz olan Kadıköy Dolmuşlar Bölge Koordinatörü’nün üstün planlama kabiliyetiyle, önümüze yanaşan dolmuşa “bindirildim”. Bana en uygun olan dolmuşa yerleştirildiğimden son derece emindim. Ayakta kalma korkusu, “fort” paniği ve biniş izdihamı yaşanmayan, “taksi dolmuş” da denilen bu dolmuşların en güzel yanı ayakta yolcu almamasıdır, ki alacak yer de yoktur zaten.

Derin bir oh çekerek ve “cool” imajımı bozmamaya çalışarak sessizce oturdum. Herkesin nasıl para uzattığını analiz ettikten sonra, önümdeki kabarık kızıl saçlı ve yeşil ceketli kadına gideceğim yeri söyledim ve parayı şoföre uzattığından emin olana dek bekledim. Paranoyamın bir kez daha yersiz çıkmasının şerefine camdan dışarıyı izlemeye başladım. Yoğun trafiği atlatıp sahile çıktığımızda, uçağın kalkış anındaki hisleri “pilot”umuz aynen yaşattı. Sırtım koltuğa yapıştı. Aynen uçakta yaptığım gibi evrene iyi enerji yollamaya başladım. En azından denedim. Adam öyle bir hızla gidiyordu ki, seksen günde devr-i alem yapalım desen, sekiz günde iki tur atıp hevesini kursağında bırakır insanın!
 
Yaklaşık yirmi dakika sonra evimdeydim. Koltuğa oturup bir sigara yaktım. Hayata karşı bir zafer kazanmıştım o gün adeta. En azından hala yaşıyordum, hem fiziken hem ruhen sağlıklıydım. 

Acemi şansıymış.


20 Eylül 2012 Perşembe

Ben kimim, nerdeyim?

25 yaşıma kadar, “Sputnik” benim için neyse toplu taşıma araçları da ancak oydu. Toplasan otobüse beş, dolmuşa üç defa binmişimdir, o derece. Çeyrek asrın sonunda yaşadığım aileden kopma travması, şehir-iş-ev değişikliğinin yanı sıra ağır bir yük olan İstanbul trafiği (günde 4-6 saat “direksiyon sallamak” anlamına geliyor), gereksiz popülasyon ve otopark sorunu - a.k.a mafyası -  (nam-ı diğer İspark – İstanbul’un en meşru mafya örgütü) beni öyle bir hale getirdi ki, arabamı (Kara Şimşek’imi) evin önünde bulduğum, apartmanımızın girişine en yakın yerden, henüz hava parası alınmayan sokağımızdan, gözümün önünden ayırmamaya karar verdim. Şimdi, işe gitmek için yeni yollar keşfetmeliydim. Yaklaşık iki buçuk kere metrobüse bindim. (Evet buçuk; zira konserve lakerda şeklinde yarım saat geçirince insanın beynine kan gitmiyor, üç deseydim bilincini yitirmeden yolculuğu tamamlayabilen insanüstü varlıklara haksızlık etmiş olurdum.)

Zaten deniz yolu varken o sevimsiz metrobüste ne işim vardı hala bilmiyorum. (Hayır, pembe olması onu sevimli yapmaz; kadınların kadınlara dokunma özgürlüğünün olduğu inancı nerden geliyor anlamış değilim; “kişisel alan” kavramından habersiz badem bıyıklılara soralım da anlatsınlar yeri gelmişken. Neyse.) Vapur denen şey, hem yeme-içme olanakları bakımından, hem de diğer insanlarla temas etmeme ihtimalinin yüksekliği açısından çok daha medeni ve rahat bir ulaşım aracı. (Ayrıca hangi metrobüste sizi Barış Manço karşılıyor?) Özellikle köprü trafiğinde geçireceğim zamanın üçte birini vapurda kitap okuyarak geçiriyorum. Boğaz ayaklarımın altında; pet şişesi yamulmuş “Hamidiye” su, musluk suyundan yapılmış en açığı seyreltilmiş zift kıvamında çay, kaşarı küflenmiş ama maşayla el değmeden en hijyenik şartlarda paketlenmiş tost, daha ne isterdim ki…
Ancak elbette her gülün bir dikeni olduğu gibi, bu mükemmel fikrimi de lekeleyen bir şey vardı: Vapura ulaşmak için kullanmak zorunda olduğum “Kadıköy – Bostancı Dolmuş Hattı”. Hayatımın bu yeni döneminde bütün “pozitif” hislerimden damıtılmak suretiyle ayrıldığımı söyleyebilirim. 

Anlatıyorum.
 

19 Eylül 2012 Çarşamba

Dolmuş nedir, nedendir?

“Dolmuş veya kolektif taksi, kişisel taşımacılık ile geleneksel otobüs taşımacılığı arasında bir noktaya düşen, genellikle otobüslerdeki gibi belli bir güzergahı olan, fakat otobüslere ek olarak yolcu indirip bindirmek için herhangi bir yerde durabilme özelliği olan ve kalkış-varış vakitleri belirli olmayan bir ulaşım aracıdır. Dolmuşlar, standart 4 koltuklu arabalardan minibüslere kadar çeşitli boylarda olabilir. Rusya'daki adı "маршрутка (marşrutka)"dır. "Güzergâhlı taksi" anlamına gelen "маршрутное такси (marşrutnoye taksi)"nin kısaltılmış hâlidir. (Bence blogun en gereksiz bilgisi bu!?)
Dolmuş taşımacılığı ilk olarak yoğun göç ile hızlı nüfus artışının yaşandığı ve şehrin alan olarak büyüdüğü bir dönemde İstanbul'da başlamıştır. Devletin ulaşım yatırımlarının yetersiz oluşu ve şehirde otobüs ve tramvay taşımacılığı yapan İETT'nin ihtiyaca cevap verememesi sonucunda halkın kendisinin bulduğu bir ulaşım çözümüdür. (Teknoloji gelişti, sene oldu 2012, İETT hala bir şeye yetişemiyor.)
 


Önceleri otomobillerin, zamanla minibüslerin de kullanıldığı dolmuş taşımacılığında yola çıkmadan önce bütün koltukların dolması beklenir ve araç tamamıyla dolmadan hareket edilmezdi. Bu nedenle kullanılan araçlara dolmuş denilmiştir.” - Ne kadar yaratıcı!
(Teşekkürler Vikipedi)

                             



Kadıköy – Bostancı Dolmuş Hattı ise karakteristik özellikler taşır. Yolcularla şoför mutlaka selamlaşır ve vedalaşır. “Lütfen, rica ederim, teşekkürler” kelimeleri sıkça telaffuz edilir. Kılık-kıyafet daha moderndir. Diğer hatlara göre daha medeni hatta Avrupai görünmesine rağmen, birkaç kullanımdan sonra işin rengi değişmeye başlar. Bu sayfalarda o renkleri yüzümüze gözümüze bulaştıralım, çünkü başka türlü çekilesi değil. Diyaloglar, yaşanmış hikayeler, şehir efsaneleri, karikatürler, videolar, fotoğraflar..

İnsanın insanla imtihanı. 

Buyrun.