28 Eylül 2012 Cuma

Hayatta Kalma Taktikleri – “Survival” Eğitimi



Sıradan bir şehir insanını vahşi doğaya bırak,  ölür. Aynı şekilde deneyimsiz bir yolcuyu toplu taşım aracına bırak, belki ölmez ama sürünür.


Stratejik Hata 1: Ön sıraya oturmak
 
İlk stratejik hatamı ön sıraya ortaya oturarak yaptım. Arkamdaki dört kişi sırayla omzuma dokunup, ellerindeki parayı şoföre uzatmamı istediler! O ellerle nerelere dokunmuşlar, o paralar bana gelene kadar ne badireler atlatmışlardı kimbilir! (Daha sonraki deneyimlerimde minimum ten temasıyla maksimum para uzatma konusunda uzmanlaştığımı söyleyebilirim.) Şoförün parayı alırken yaptığı akrobatik Maraş dondurmacısı hareketleri ise ayrı bir travmaydı. Aşağıdan mı uzatmalıydım yoksa yukarıdan mı? Bunun kararı neye göre veriliyordu hiçbir fikrim yoktu. Bu harekete her maruz kaldığımda “dondurmanı da seni de…” diye küfretmek geliyor içimden. 
Arka sıranın istekleri de bitmez. Onu uzat, öbürünü geri ver, o eksik olmuş tekrar uzat, aaa hay Allah bozuğu varmış, tüm parayı alsaymış da bozukları verseymiş… Enerjin fazla geldiyse bir spor salonuna git arkadaşım! Bu kadar hareket etmeye hevesli olsam dolmuşa binmez yürürdüm herhalde! Yetmezmiş gibi, bu zahmetli tipler daha işin bitmeden bir sokak arayla inerler ve sinir bozucu süreç yeniden başlar; arkaya yenileri gelir. Yolcu tipine göre bu geçici görev daha antipatik bir hale dönüşebilir, ki bu konuyu yolcu tiplerinde ele almak istiyorum. Söylemek istediğim tek şey, BANA DOKUNMAYIN!



Stratejik Hata 2: Şoför yanına oturmak


Şoförün yanına oturdum. Kimseyle temas halinde olmak, para uzatıp üstünü vermek zorunda değildim. Bir kuş kadar özgür olduğumu düşünürken, beni bekleyen psikolojik baskının farkında değildim elbette. Her şeyden önce kırmızı ışık yanarken ve öndeki bütün arabalar dururken gazı köklemenin şoför kafasında yaktığı ışığı anlamaya çalışırken sol elimle emniyet kemerine uzandım ve şaşkın bakışlara aldırmadan kendimi “kendimce” güvenceye aldım. Dolmuşun belirli aralıklarla kesik kesik çalan polifonik korna sesinden dikkatimi başka şeylere yönlendirmeye çalışırken, şoförün kendi halinde giden arabalara “cık cık cık”laması da eklenince çantamdan kulaklığı çıkarıp, müziğin sesini nerdeyse sonuna kadar açtım. Bu bir çeşit Çin işkencesi olmalıydı, bütün sesler beynimde büyüyordu. Makas atarak yoluna devam eden şoför her solladığı – veya sağladığı – veya ortaladığı araçtan sonra benden destek beklercesine söylenmeye başladı. Ona destek mi olmalıydım? Racon bu muydu? Yoksa duymazdan gelip önüme mi bakmalıydım? (Sultanahmet’te müşteri toplamaya çalışan garsonlara hala “yok teşekkürler, yeni yedik biz” açıklaması yapan biri için oldukça zor bu sessiz kalma işi.) Ve evet, değerli can sağlığım, çılgın şoförümüze emanet olduğundan, diğer arabaları eleştirdik yol boyunca. Sağ kolu oldum onun. 1. yolcu – kaptan şoför dayanışması içinde bitirdik yolculuğumuzu. Vedalaşıp ayrıldık.   



Stratejik Hata 3: En arka köşeye oturmak 

Ön sıra ve şoför yanından nasibimi aldıktan sonra, son derece zeki, çevik ve “uyanık” olduğum için (biliyorsunuz ki artık ‘ahlaklı’ olmak değil ‘uyanık’ olmak önemli bu ülkede), en arka köşede oturmaya karar verdim. Böylelikle, hem sadece kendi parasını uzatan, hem insanların inip-binmelerini kolaylaştırmak için şekilde şekile girmeyen, hem de şoförün görüş ve özel dayanışma alanından uzakta, dolmuşun en karizmatik, en asil, en steril insanı olarak tamamlayacaktım bu yolculuğu. Gereksiz seslerden şiddetle kaçındığım için vazgeçilmez aksesuarım olan kulaklıklarımı taktım, güzel bir müzik açtım. Bir Lady Di edasıyla camdan dışarıya baktım. Ve işte o an yalnızca insanlarla değil, dolmuşun kendisiyle de minimum temas halinde olmam gerektiği bir tokat gibi çarptı yüzüme. Camdaki iz, 43 yaşlarında, buğday tenli bir erkek alnının patates baskı benzeri bir teknikle cama uygulanmış haliydi. Mide bulantımı bastırmaya çalışırken, odaklanacak bir şeye ihtiyacım vardı. Ve onu gördüm. “Mabet”; nam-ı diğer Şükrü Saracoğlu Stadyumu. Akşam maç vardı. Her yer sarı-lacivertti. Yüzümde bir tebessüm belirmek üzereydi ki, tam karşımda beyaz bir Dacia belirdi. “Auuuv Dacia mı o” demeye kalmadan, arabanın ön farlarıyla, gözümden bile sakındığım “minik” popom arasındaki mesafe bir anda 10 cm’ye düştü. Ses sonradan geldi: Çaaat! 
Şoför bana döndü. Ameliyathaneden yeni çıkmış doktor edasıyla “evet” anlamında kafamı salladım. Dacia’nın şoförü de bana bakıyordu. Ona da kendi çapımda “e bravo yani!” bakışı attım. Polisler, tutulacak zabıtlar ve belki şahitlik ifadesi çok vakit alacaktı ama yoldaşlarımı yarı yolda bırakamazdım, en yakın tanık bendim. Uçakta acil çıkış koltuğunda otururcasına bir sorumluluk içimde, hem hayatta kalmalı, hem diğerlerini kurtarmalıydım. Şizofrenik bir gazla içimden bu düşünceler geçerken, şoföre de bulaştırmış olmalıyım ki, tam gaz oradan uzaklaştık. Herkes normal karşıladı, hatta oh çekenler oldu. Bense hala kendimi kanun kaçağı gibi hissediyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder