9 Ekim 2012 Salı

Dolmuşzede Matt

Aylardan Haziran, İstanbul yine eski sevgili kıvamında yapış yapış. İşten çıktım, vapur bile püfür püfür değil çünkü rüzgar sıcak esiyor. Kuaföre gitmekten bile nefret eden bir Ankaralı için oldukça zor yani hava şartları. Nem oranı yüzde onbeşbinyüzdoksan. Günlerden Cuma ve tek istediğim havanın biraz serinlemesiyle çok sevdiğim balkonumda güzel bir akşam rakısı içmek. Evet evet, hatta kendi kendime kutlama yapabilmek için bir bahanem bile vardı: Hala nefes alabiliyor olmak!

Eve gidiş yolumun en güzel yanlarından biri bana göre Kadıköy’den geçiyor olmak. Bilmiyorum herkes sıkılıyor mu süpermarketlerden ama ben hem sıkılıyorum, hem de beğenmiyorum. Çarşının dar sokağındaki balıkçılar, manavlar o kadar hoşuma gidiyor ki! Hele bir mezecim var orda, rüyalarıma giriyor bazen. Hazır akşam kendi çapımda “semirmeye” de karar vermişken buralara uğramamak olmazdı tabii. Vapurdan indiğim gibi daldım Çarşı sokaklarına. 

Öncelikle, sağlığında IQ seviyesinin 110 üstü olduğuna emin olduğum, ışıl ışıl parlayan gözleri olan bir çupra seçtim ve ayıklanmak üzere balıkçı abilere teslim ettim. Çupraların gözüne bakınca burnuma sarımsak ve defne yaprağı kokuları gelmeye başladı. İşte o an kendimi kaybettim sanırım, çünkü hiç tereddütsüz mezecimde tadım yaparken buldum kendimi. Midye dolma, kabak çiçeği dolması, şakşuka, dereotlu fava derken torbaları yüklendiğim gibi dışarı attım kendimi. (Açken alışveriş yapmamak lazım, ki hep aç olduğum düşünülürse bu kuralı uygulamaya geçirmek oldukça zorlaşıyor.) Sonra manavdan türlü tonlarda yemyeşil salata malzemeleri aldım, tabii ki bol bol limon yanında. Akşama yetecek kadar sigaram da vardı, Rakı zaten evimizin demirbaşı.

Çarşının cadde tarafında bir dolmuş yakaladım. Oturdum ve her zamanki gibi kulaklıklarımı taktım. (Tamam itiraf ediyorum müzik açmadım ama beni irrite edebilecek herhangi bir ses olduğunda acil müdahale butonuma ulaşmam en fazla bir saniyemi alacaktı.) Sinir sistemime emniyet kemeri takmak gibi bir şey benim için. Sakin bir şoför, sakin yolcular, derken yanımdaki huzursuzlukla kıpırdanmaya başladı. Elinde birtakım not kağıtları ve yarısı yenmiş gibi gözüken mavi bir kalem vardı, telaşlı görünüyordu. Dayanamayarak sordu:

              “Excuse me, do you speak English?”

Benden evet cevabını alınca öyle bir yüz ifadesiyle baktı ki bana, kendimi 2. Dünya Savaşı’nda Yahudilere pasaport temin eden Türk büyükelçi gibi hissettim. Çocuk çaresizlikten bitap düşmüştü; kaybolmuş, bana yol soruyordu. (bknz: Kılavuz-karga-b*k üçlemi) Elindeki kağıtlarda Caddebostan, Migros yazılarını gördüm. Kolay diye geçirdim içimden, şimdi duracağımız yerde iniyorsun dedim. O sırada bir yer adı daha gösterdi, hatta okudu: “Küçükyalı”, telaffuzu fena değildi. Oraya bu dolmuşun gitmediği kesindi, ama nasıl gidileceğiyle ilgili de hiçbir fikrim yoktu. Caddebostan’da şoför kapıları açtı, çocuk çaresiz - ben ondan çaresiz... Bırakıp gidemezdim. Ne yaptım? Amerikalı çocukla beraber indim dolmuştan! Büyük oğlunu okuldan alıp evde yediz bebeklerini doyurmaya giden bir teyze kıvamında ellerimde beyaz naylon torbalar, çiğ balık kokuları, taze soğanın koyu yeşil kıvrık ucu sarkıyor torbaların birinden; ve yardımcı olmak için kendimi feda ettiğim çocuğun gitmek istediği yer neresi en ufak bir fikrim yok!

Neyse ki evinde kaldığı kızın telefon numarası varmış da aradık kızı evin yerini sormak için. Orda da bir Migros varmış. Ondan karışmış her şey. Ben telefonla konuşurken söylediklerimi anlamaya çalışan yarı şaşkın bir ifadeyle yüzüme bakıyordu çocuk. Beyaz tenli, yeşil gözlü, temiz yüzlü bir çocuktu Matt. Dedim sen n’apıyosun burada iz bilmezsin yol bilmezsin? Meğer çocuk bir yerden dönerken sadece iki günlüğüne İstanbul’u görmek istemiş ve internetten bir oda bulup kiralamış. (Bu arada hayatımda ilk kez en büyük hayali Ayasofya’yı görmek olan bir Amerikalı’yla tanıştığım için memnun muydum bilmiyorum ama şaşkındım orası kesin.) Garibim Matt, güneşten de yanmış yanaklar kıpkırmızı. Buralarda n’apılır diye sordu. Hassas noktamdan vurdu beni, empati şimşekleri çaktı beynimde, kıyamadım. Dilini bile bilmediğin bir ülkede tek başına olmak nedir biliyorum çünkü.    

“Local” bir şeyler yapmak istediğini de söyleyince ‘tamam’ dedim ‘dostum kendin kaşındın’. Ultra-ergen ruhum uyanışa geçti ve karşıdaki tekel bayiinden birkaç şişe Efes alıp Caddebostan sahiline götürdüm onu; beton duvara oturduk. Güneş her zamanki gibi çok güzel batıyordu. Torbalarımı yanıma koydum ve sohbet etmeye başladık. O günkü ilk sigaramı o birayla içtim. Güneş yavaş yavaş gözden kayboluyordu, Matt ikinci birasına geçmişti bile, bense tabii ki hala ilkini bitirmeye çalışıyordum. Ve beklenen an geldi: ACIKTIM! Deniz kenarında, günbatımında bira içiyordum ve aklıma ambiyansa en uygun yiyecek geldi! Midye dolma! Matt’e o akşamki planımın aslında ne olduğunu anlattım, güldük; midyelerin üstüne limonları sıka sıka hepsini yedik. American Boy bir saate kalmadan Türk oluvermişti adeta. Hem de espri kabiliyeti gelişmiş olanından. Tam o sırada Cuma akşamları sahilde geleneksel alkol turnuvaları düzenleyen arkadaşlarımdan biri aradı, biraz ilerde çimlerde oturuyorlardı. Sen misin yerel eğlence isteyen, tuttuğum gibi kolundan götürdüm Matt’i yanlarına. Torbalarımdaki domates dahil her şey yendi, balıklar martılara yem oldu. 

Ertesi gün de Yeniköy İskele’de denize nazır rakı-balık yaptık Matt ve yakın bir arkadaşımla, rakıyı severek beni bir kez daha şaşırttı, ama hızlı içmesine izin vermedik yine de. Gecemiz İstiklal’de bitti. Ve Dolmuşzede Matt ülkesine döndü. Yanda görmüş olduğunuz fotoğraftan anlaşılacağı üzere kendisi Türkçe öğrenmeye başladı. Kendisiyle henüz tekrar görüşememiş olsak da, hala sık sık konuşuruz.  

Hi Matt! :) 


5 Ekim 2012 Cuma



Ön koltuktan hepinize selamlar, sevgili dolmuşzedeler..

Yoo yo şoför değilim..

Sadece toplu taşımalardan bu kadar bahsetmişken bir anımı paylaşmak istedim hatta istettirildim. Daha önce mevzumuza bahis olan bu konu, bir arkadaşımızın gidiş biletini aldığı güzergaha, bir adet de dönüş bileti almasıyla tekrar yeşerdi.

Hikaye, bundan 13-14 yıl kadar önce dinlediğim, günün saflıklarının anlatıldığı bir radyo programında, esas oğlanın kendisi tarafından programa çekilen faksla anlatılmıştı. Çok değil ama eski, motor kelimesinin çok anlamlı kullanıldığı zamanlara gelinmemişken henüz, içinden boğaz geçen ve şu an burnumda tüten İstanbul’da  geçiyor. 

Zat-ı muhterem arkadaşımız her zamanki gibi “işe gitmek için” uyanmıştır. Fakat bu sefer, o her zamanki saatte uyanamamıştır. Geç kaldığını görünce aceleyle takım elbisesini giymiş, zamanın meşhur serisinden daha meşhur  “James Bond” çantasını almış ve evden fırlamıştır. Zaten ne olduysa ondan sonra olmuştur. 

İçinden boğaz geçen ve şu an burnumda tüten İstanbul, o zamanlarda da gereğinden fazla kalabalıktır. Kahramanımız, geç kaldığından mütevellit olsa gerek mantığının da yardımıyla işe gidebileceği en hızlı yol olarak deniz yolunu seçmiştir. İş yerinin başka bir kıtada olduğunu düşünürsek oldukça meşakkatli zamanlar onu beklemektedir. Dedim ya çok değil ama eski İstanbul diye, o zamanlar motora binerken ne bir turnike var, ne bilet, ne fiş, ne akbil. Doğruca motora biniyorsunuz ve kız kulesi açıklarında görevli arkadaş gelip sizden parayı alıyor. 

Uzun adımları sayesinde “Gadget”ı andıran “uykucu şirin”imiz, DOLMUŞ ve artık kalkmak üzere olan motoru görür iskelede. Fonda çalan şarkıyla


dünyayı umursamadan elinde çantası, sırtında ceketi, ayağında köseleleri ile koşmaya başlar. Bir iki tökezlemeyle geçirdiği düşme tehlikelerinin ardından iskeleden 1,5 metre uzakta duran motora kendini atar ve derin bir oohhh çeker.

Rahatlama ifadesi olan bu "oooohh" daha sonra öfkeli bakışların alt yazısı olarak "ooooff"a döner. Çünkü kahramanımızın canhıraş bir şekilde bindiği bu motor iskeleden gitmiyor, iskeleye yanaşıyordur.

Saygılarımla.

3 Ekim 2012 Çarşamba

Şoför T®ipleri



Mutlu Jön:
 
Amsterdam’da muffin yemiş gibi bir yüz ifadeleri vardır. Yüzlerindeki sürekli gülümseme ifadesi ile insanı korkutabilirler. Eski İstanbul Türkçesi konuşur (veya konuşmaya çalışır), her söylenene mutlaka gereksiz kibar ve mutlu cevaplar verir, en gergin ve sinirli anınızda sizi hayattan daha da çok nefret etmeye iterler. Aynı yolu gide gele Nirvana’ya ulaşmış olup olmadıkları merak konusudur; zira o sabrın ve ermiş tavırların başka bir açıklaması da yoktur. İnsan dolmuşta mı, VIP transfer aracında mı zaman zaman kestiremez, şüpheye düşer. Çağdaş dolmuş kültürü ruhuna son derece aykırı olan bu tipler, soylarının tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.  
 - Afedersiniz hanımefendi..Bozuk paranız var mıydı acaba?




Memur:
 
Bana göre ideal şoför tipidir. Etliye sütlüye karışmaz, kurallara uyar. Teşekkür edene de, iyi günler dileyene de, küfredene de aynı duyarsızlıkla yaklaşır. Bela aramaz. Ota bo*a korna çalmaz. En sinirli anında elini “Allah Allah” dermiş gibi ağır çekim kaldırır ve tekrar direksiyona koyar. Ekoseli gömlek giyer ve düğmelerini göğüs kıllarını göstermeyecek kadar kapatır. Bu tiplerin en sevdiğim yanı da gaz ve fren kombinasyonunu optimum düzeyde kullanabilme kabiliyetleridir. Kusturmazlar. Uzaktan da olsa nispeten sevilesidirler. Radyoda çalan “Cızırt FM” içlerinin öldüğünün kanıtıdır adeta. İçlerinden seri katil çıkması mümkündür, bu bakımdan dikkat edilmesi gerekir.
 - Bozuğunuz var mıydı bayan?




A g r e s i f :
 
Önceden kestirilmesi zor şoför tipidir. Sıklıkla “memur” tipi ile karıştırılırlar. Ancak borderline personality özellikleri taşıdıklarından çoğu zaman uzaktan bakıldığında kendilerinde yanıltıcı bir sakinlik gözlenir. Bu, fırtına öncesi sessizliğe benzetilebilir. Onlara yaklaştıkça auralarındaki negatif enerji ve 580 voltluk elektrik hem kalbinize hem ruhunuza işler. Artık onun etki alanına girmiş cyborg bir yolcu olarak, saniyede 43 kez yaptığı ani frenlere önlem olarak sol ayağınızı yarım adım önde tutmak, sağ elinizle de en yakındaki stabil herhangi bir yere sabitlenmiş metal objeye tutunmak zorundasınızdır. En öndeyseniz, cesaret hapı almadığınız sürece (-ki ben genelde alıyorum), emniyet kemeri takmaya cesaret edemezsiniz. Asfalt annesine küfretmiş gibi araba kullanır, bütün para vereni tersler, Kızıltoprak’ta inmek isteyene (trafik ışıkları olmayan yoldan gitmesini engelleyeceği için) “kıl” olur. Yiğitlere b*k sürdürmeme derdindeyseniz, bu yolculuğu atlatabilme şansınız %0,001’dir. Zorlamayın.
 - Paralar bozuk olsun!!




Bıçkın Delikanlı:
 
“Bacımsın” tipi de denilebilir. Şöyle ki; dolmuş sınırları içersindeki her kadın bacısıyken, yolda yürüyen her dişinin vücut-kitle endekslerini hesaplamada ustalaşmış bireylerdir. Bu nedenle aynalı Rayban tercih eder, sürekli kalkık olan tek kaşları gözlüğün üzerinden görünecek şekilde dururlar. Cool tavır takınmaya çalışsalar (ve çoğu zaman başarsalar) da, sevdikleri kız uğruna dolmuş şoförü olmuş gibi bir halleri vardır. Asilikten midir, yılların kadınsızlığından mıdır bilinmez, arabalarının kornasıyla adeta yapıştırılmaları unutulmuş siyam ikizi gibi olduklarından, Sahilyolu ve Bağdat Caddesi gürültü kirliliğinin %85’inden sorumlu olsalar da, yolcuların saçlarını bozmadan dolmuşu havalandırma maksadıyla “yarım açılma fonksiyonlu dolmuş kapısı”nı kullananlar yine onlardır.
- Ablacım bozuk yok muydu?





Vecihi:
 
İsimden de anlaşılacağı üzere, saatte 360 mil hıza ulaşıp, herkesin yüreğini ağzına getirmek konusunda doktora yapmış; buna karşın araba kullanma konusunda herhangi bir yere varamamış şoför tipidir. Özellikle trafik ışığı kırmızı yanarken, yaya geçidine 100 metre kala son derece şuursuzca gaza asılmasından teşhis edilebilir. Tahmin edileceği üzere, acı fren sesi ve balata yanığı kokusunun da sorumluları onlardır. Acele yetişmeniz gereken bir yer olduğunda Hızır gibi yetişirler. Bunun haricinde beynin gereksiz adrenalin pompalamasının baş nedeni de olabilirler.
 - Para üstünüzü verdim dimi abla.. (Vecihi ya para alış verişi bile hızlı)




28 Eylül 2012 Cuma

Hayatta Kalma Taktikleri – “Survival” Eğitimi



Sıradan bir şehir insanını vahşi doğaya bırak,  ölür. Aynı şekilde deneyimsiz bir yolcuyu toplu taşım aracına bırak, belki ölmez ama sürünür.


Stratejik Hata 1: Ön sıraya oturmak
 
İlk stratejik hatamı ön sıraya ortaya oturarak yaptım. Arkamdaki dört kişi sırayla omzuma dokunup, ellerindeki parayı şoföre uzatmamı istediler! O ellerle nerelere dokunmuşlar, o paralar bana gelene kadar ne badireler atlatmışlardı kimbilir! (Daha sonraki deneyimlerimde minimum ten temasıyla maksimum para uzatma konusunda uzmanlaştığımı söyleyebilirim.) Şoförün parayı alırken yaptığı akrobatik Maraş dondurmacısı hareketleri ise ayrı bir travmaydı. Aşağıdan mı uzatmalıydım yoksa yukarıdan mı? Bunun kararı neye göre veriliyordu hiçbir fikrim yoktu. Bu harekete her maruz kaldığımda “dondurmanı da seni de…” diye küfretmek geliyor içimden. 
Arka sıranın istekleri de bitmez. Onu uzat, öbürünü geri ver, o eksik olmuş tekrar uzat, aaa hay Allah bozuğu varmış, tüm parayı alsaymış da bozukları verseymiş… Enerjin fazla geldiyse bir spor salonuna git arkadaşım! Bu kadar hareket etmeye hevesli olsam dolmuşa binmez yürürdüm herhalde! Yetmezmiş gibi, bu zahmetli tipler daha işin bitmeden bir sokak arayla inerler ve sinir bozucu süreç yeniden başlar; arkaya yenileri gelir. Yolcu tipine göre bu geçici görev daha antipatik bir hale dönüşebilir, ki bu konuyu yolcu tiplerinde ele almak istiyorum. Söylemek istediğim tek şey, BANA DOKUNMAYIN!



Stratejik Hata 2: Şoför yanına oturmak


Şoförün yanına oturdum. Kimseyle temas halinde olmak, para uzatıp üstünü vermek zorunda değildim. Bir kuş kadar özgür olduğumu düşünürken, beni bekleyen psikolojik baskının farkında değildim elbette. Her şeyden önce kırmızı ışık yanarken ve öndeki bütün arabalar dururken gazı köklemenin şoför kafasında yaktığı ışığı anlamaya çalışırken sol elimle emniyet kemerine uzandım ve şaşkın bakışlara aldırmadan kendimi “kendimce” güvenceye aldım. Dolmuşun belirli aralıklarla kesik kesik çalan polifonik korna sesinden dikkatimi başka şeylere yönlendirmeye çalışırken, şoförün kendi halinde giden arabalara “cık cık cık”laması da eklenince çantamdan kulaklığı çıkarıp, müziğin sesini nerdeyse sonuna kadar açtım. Bu bir çeşit Çin işkencesi olmalıydı, bütün sesler beynimde büyüyordu. Makas atarak yoluna devam eden şoför her solladığı – veya sağladığı – veya ortaladığı araçtan sonra benden destek beklercesine söylenmeye başladı. Ona destek mi olmalıydım? Racon bu muydu? Yoksa duymazdan gelip önüme mi bakmalıydım? (Sultanahmet’te müşteri toplamaya çalışan garsonlara hala “yok teşekkürler, yeni yedik biz” açıklaması yapan biri için oldukça zor bu sessiz kalma işi.) Ve evet, değerli can sağlığım, çılgın şoförümüze emanet olduğundan, diğer arabaları eleştirdik yol boyunca. Sağ kolu oldum onun. 1. yolcu – kaptan şoför dayanışması içinde bitirdik yolculuğumuzu. Vedalaşıp ayrıldık.   



Stratejik Hata 3: En arka köşeye oturmak 

Ön sıra ve şoför yanından nasibimi aldıktan sonra, son derece zeki, çevik ve “uyanık” olduğum için (biliyorsunuz ki artık ‘ahlaklı’ olmak değil ‘uyanık’ olmak önemli bu ülkede), en arka köşede oturmaya karar verdim. Böylelikle, hem sadece kendi parasını uzatan, hem insanların inip-binmelerini kolaylaştırmak için şekilde şekile girmeyen, hem de şoförün görüş ve özel dayanışma alanından uzakta, dolmuşun en karizmatik, en asil, en steril insanı olarak tamamlayacaktım bu yolculuğu. Gereksiz seslerden şiddetle kaçındığım için vazgeçilmez aksesuarım olan kulaklıklarımı taktım, güzel bir müzik açtım. Bir Lady Di edasıyla camdan dışarıya baktım. Ve işte o an yalnızca insanlarla değil, dolmuşun kendisiyle de minimum temas halinde olmam gerektiği bir tokat gibi çarptı yüzüme. Camdaki iz, 43 yaşlarında, buğday tenli bir erkek alnının patates baskı benzeri bir teknikle cama uygulanmış haliydi. Mide bulantımı bastırmaya çalışırken, odaklanacak bir şeye ihtiyacım vardı. Ve onu gördüm. “Mabet”; nam-ı diğer Şükrü Saracoğlu Stadyumu. Akşam maç vardı. Her yer sarı-lacivertti. Yüzümde bir tebessüm belirmek üzereydi ki, tam karşımda beyaz bir Dacia belirdi. “Auuuv Dacia mı o” demeye kalmadan, arabanın ön farlarıyla, gözümden bile sakındığım “minik” popom arasındaki mesafe bir anda 10 cm’ye düştü. Ses sonradan geldi: Çaaat! 
Şoför bana döndü. Ameliyathaneden yeni çıkmış doktor edasıyla “evet” anlamında kafamı salladım. Dacia’nın şoförü de bana bakıyordu. Ona da kendi çapımda “e bravo yani!” bakışı attım. Polisler, tutulacak zabıtlar ve belki şahitlik ifadesi çok vakit alacaktı ama yoldaşlarımı yarı yolda bırakamazdım, en yakın tanık bendim. Uçakta acil çıkış koltuğunda otururcasına bir sorumluluk içimde, hem hayatta kalmalı, hem diğerlerini kurtarmalıydım. Şizofrenik bir gazla içimden bu düşünceler geçerken, şoföre de bulaştırmış olmalıyım ki, tam gaz oradan uzaklaştık. Herkes normal karşıladı, hatta oh çekenler oldu. Bense hala kendimi kanun kaçağı gibi hissediyorum.