Aylardan Haziran, İstanbul yine eski sevgili kıvamında yapış
yapış. İşten çıktım, vapur bile püfür püfür değil çünkü rüzgar sıcak esiyor.
Kuaföre gitmekten bile nefret eden bir Ankaralı için oldukça zor yani hava şartları.
Nem oranı yüzde onbeşbinyüzdoksan. Günlerden Cuma ve tek istediğim havanın biraz
serinlemesiyle çok sevdiğim balkonumda güzel bir akşam rakısı içmek. Evet evet,
hatta kendi kendime kutlama yapabilmek için bir bahanem bile vardı: Hala nefes
alabiliyor olmak!
Eve gidiş yolumun en güzel yanlarından biri bana göre
Kadıköy’den geçiyor olmak. Bilmiyorum herkes sıkılıyor mu süpermarketlerden ama ben
hem sıkılıyorum, hem de beğenmiyorum. Çarşının dar sokağındaki balıkçılar,
manavlar o kadar hoşuma gidiyor ki! Hele bir mezecim var orda, rüyalarıma giriyor
bazen. Hazır akşam kendi çapımda “semirmeye” de karar vermişken buralara
uğramamak olmazdı tabii. Vapurdan indiğim gibi daldım Çarşı sokaklarına.
Öncelikle, sağlığında IQ seviyesinin 110 üstü olduğuna emin
olduğum, ışıl ışıl parlayan gözleri olan bir çupra seçtim ve ayıklanmak üzere
balıkçı abilere teslim ettim. Çupraların gözüne bakınca burnuma sarımsak ve
defne yaprağı kokuları gelmeye başladı. İşte o an kendimi kaybettim sanırım,
çünkü hiç tereddütsüz mezecimde tadım yaparken buldum kendimi. Midye dolma,
kabak çiçeği dolması, şakşuka, dereotlu fava derken torbaları yüklendiğim gibi
dışarı attım kendimi. (Açken alışveriş yapmamak lazım, ki hep aç olduğum
düşünülürse bu kuralı uygulamaya geçirmek oldukça zorlaşıyor.) Sonra manavdan
türlü tonlarda yemyeşil salata malzemeleri aldım, tabii ki bol bol limon
yanında. Akşama yetecek kadar sigaram da vardı, Rakı zaten evimizin demirbaşı.
Çarşının cadde tarafında bir dolmuş yakaladım. Oturdum ve
her zamanki gibi kulaklıklarımı taktım. (Tamam itiraf ediyorum müzik açmadım
ama beni irrite edebilecek herhangi bir ses olduğunda acil müdahale butonuma
ulaşmam en fazla bir saniyemi alacaktı.) Sinir sistemime emniyet kemeri takmak
gibi bir şey benim için. Sakin bir şoför, sakin yolcular, derken yanımdaki huzursuzlukla
kıpırdanmaya başladı. Elinde birtakım not kağıtları ve yarısı yenmiş gibi
gözüken mavi bir kalem vardı, telaşlı görünüyordu. Dayanamayarak sordu:
“Excuse me, do you speak English?”
Benden evet cevabını alınca öyle bir yüz ifadesiyle baktı ki
bana, kendimi 2. Dünya Savaşı’nda Yahudilere pasaport temin eden Türk büyükelçi
gibi hissettim. Çocuk çaresizlikten bitap düşmüştü; kaybolmuş, bana yol
soruyordu. (bknz: Kılavuz-karga-b*k üçlemi) Elindeki kağıtlarda Caddebostan, Migros
yazılarını gördüm. Kolay diye geçirdim içimden, şimdi duracağımız yerde
iniyorsun dedim. O sırada bir yer adı daha gösterdi, hatta okudu: “Küçükyalı”, telaffuzu
fena değildi. Oraya bu dolmuşun gitmediği kesindi, ama nasıl gidileceğiyle
ilgili de hiçbir fikrim yoktu. Caddebostan’da şoför kapıları açtı, çocuk
çaresiz - ben ondan çaresiz... Bırakıp gidemezdim. Ne yaptım? Amerikalı çocukla
beraber indim dolmuştan! Büyük oğlunu okuldan alıp evde yediz bebeklerini doyurmaya
giden bir teyze kıvamında ellerimde beyaz naylon torbalar, çiğ balık kokuları,
taze soğanın koyu yeşil kıvrık ucu sarkıyor torbaların birinden; ve yardımcı
olmak için kendimi feda ettiğim çocuğun gitmek istediği yer neresi en ufak bir
fikrim yok!
Neyse ki evinde kaldığı kızın telefon numarası varmış da
aradık kızı evin yerini sormak için. Orda da bir Migros varmış. Ondan karışmış
her şey. Ben telefonla konuşurken söylediklerimi anlamaya çalışan yarı
şaşkın bir ifadeyle yüzüme bakıyordu çocuk. Beyaz tenli, yeşil gözlü, temiz
yüzlü bir çocuktu Matt. Dedim sen n’apıyosun burada iz bilmezsin yol bilmezsin?
Meğer çocuk bir yerden dönerken sadece iki günlüğüne İstanbul’u görmek istemiş
ve internetten bir oda bulup kiralamış. (Bu arada hayatımda ilk kez en büyük
hayali Ayasofya’yı görmek olan bir Amerikalı’yla tanıştığım için memnun muydum
bilmiyorum ama şaşkındım orası kesin.) Garibim Matt, güneşten de yanmış
yanaklar kıpkırmızı. Buralarda n’apılır diye sordu. Hassas noktamdan vurdu
beni, empati şimşekleri çaktı beynimde, kıyamadım. Dilini bile bilmediğin bir
ülkede tek başına olmak nedir biliyorum çünkü.
“Local” bir şeyler yapmak istediğini de söyleyince ‘tamam’
dedim ‘dostum kendin kaşındın’. Ultra-ergen ruhum uyanışa geçti ve karşıdaki
tekel bayiinden birkaç şişe Efes alıp Caddebostan sahiline götürdüm onu; beton
duvara oturduk. Güneş her zamanki gibi çok güzel batıyordu. Torbalarımı yanıma
koydum ve sohbet etmeye başladık. O günkü ilk sigaramı o birayla içtim. Güneş
yavaş yavaş gözden kayboluyordu, Matt ikinci birasına geçmişti bile, bense
tabii ki hala ilkini bitirmeye çalışıyordum. Ve beklenen an geldi: ACIKTIM! Deniz
kenarında, günbatımında bira içiyordum ve aklıma ambiyansa en uygun yiyecek
geldi! Midye dolma! Matt’e o akşamki planımın aslında ne olduğunu anlattım, güldük;
midyelerin üstüne limonları sıka sıka hepsini yedik. “American Boy” bir saate
kalmadan Türk oluvermişti adeta. Hem de espri kabiliyeti gelişmiş olanından. Tam
o sırada Cuma akşamları sahilde geleneksel alkol turnuvaları düzenleyen
arkadaşlarımdan biri aradı, biraz ilerde çimlerde oturuyorlardı. Sen misin
yerel eğlence isteyen, tuttuğum gibi kolundan götürdüm Matt’i yanlarına.
Torbalarımdaki domates dahil her şey yendi, balıklar martılara yem oldu.
Ertesi
gün de Yeniköy İskele’de denize nazır rakı-balık yaptık Matt ve yakın bir
arkadaşımla, rakıyı severek beni bir kez daha şaşırttı, ama hızlı içmesine izin
vermedik yine de. Gecemiz İstiklal’de bitti. Ve Dolmuşzede Matt ülkesine döndü.
Yanda görmüş olduğunuz fotoğraftan anlaşılacağı üzere kendisi Türkçe öğrenmeye
başladı. Kendisiyle henüz tekrar görüşememiş olsak da, hala sık sık konuşuruz.
Hi
Matt! :)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder